Ah Bir Cyborg Olsam

amerikan filmlerinden alışkın olduğumuz, dünyaya inselerde pek umurumuzda olmayacak, nede olsa sıcak suya ıslayınca bozulduğunu bildiğimiz cyborglar (sibernetik organizmalar) gelişiyor ve televizyonlar, bilişim dergileri bangır bangır bağırıyor. fakat az öncede bahsettiğim gibi çözümünü bildiğimiz için bu robot efendilerin hassas kollarının boya yapması, çiğ yumurtayı alması, merdiven çıkması bizi çokta korkutmuyor.

farzedelimki yarın milyonlarca cyborg yaratıcısı insana karşı bir direniş başlatacak ve bu direnişin merkezi Türkiye olacak (amerika bu seferlik dev dalgalarla baş etmeye çalışsın, yapacak birşey yok).

terminatör serisinin ilk bölümünden hatırlayalım; dünyaya çıplak iniyorlar. ve yine Türk yapımı GORA’yı hatırlayalım; köylümüz uzaylıyı affetmiyor. evet Türkiye’ye ilk indiklerinde o sibernetik bilinçlerinin altında derin yaralara neden olacak bir taciz  ve fermuarı sıyırmış binlerce öz sayborg onları bekliyor.

bu ilk karmaşadan sonra şehirlerdeki trafik, sokakların ve mahallelerin düzensizliği nedeniyle ne aradıklarını bulabilirler nede vakte dayalı işlere girişebilirler. kıvrak haraketler yapacak, öyle sağdan soldan atlayacak binaları, köprüleri buralarda bulamazsınız cyborg abiler! hey yavrum hey!

gelelim silah edinme kısmına. Türkiye’de silah edinmek çok kolay fakat dolandırılmazlarsa. Ellerinden paralarını alıp sen bekle abi geliyom hemen malı getircem depodan diyen, şapkalı, orta yaşlı abimiz cyborg’un yaratanını tekrar hatırlaması gerektiğini anlatır.

ikinci ihtimal; cyborglar kadın olarak ülkemize gelebilir! eyvahlar olsun eğer öyle bir durum olursa! direnmenin hiç lüzumu yok.

ve onları bekleyen en büyük tehlike, günümüzde logar kapağı, telefon teli ve hatta köprüleri çalıp satan demir-bakır savaşçıları.

cyborg efendi! sen sen ol bildiğin yere in! Türkiye senin ele geçirebileceğin toprak değil!

Lowman tarafından Ağu 27 2008 tarihinde Yersiz kategorisine gönderilmiştir. 7 Yorum

Yerden Göğe Kadar

bir ağaç beliriyor, tıpkı çizgi filmlerdeki  gibi gövde ince üst kısmı yuvarlak. bu arada gökyüzü dönüyor. güneş iniyor yerine aynı boyda süt beyazı ay bir karelik bir hareketle duruveriyor. ödüm patlıyor. patlıyor ama ben hala iki kare öncesine takıldığımdan patlama anını sonra yaşamak üzere bir kağıda yazıp hatırlamak için ay yakınlarında bir yere yapıştırıyorum.

gözümü ne zaman almaya çalışsam ay kendini sevdirmek isteyen köpek misali tutulurmuş gibi yapıp dikkatimi kendine çekiyor. bu bakışma esnasında aklıma dedeler, kamyon farları geliyor. ama bugünkü ay daha önceden gördüğüm binlerce aydan daha farklı gibi. hiç bu kadar çok tutulan halini görmedim bunun. bizim bildiğimiz ay dededir, hallerinden dolunay vardı, yarımı vardır birde hilal olur canı isterse. sen çin malı tablolar gibisin durmadan tutulmaktasın, nedir bu? diyorum gözlerinin içine baka baka. ama bu ayın cevap verme hali yok herhalde ki sessiz sessiz dönüyor aynı kare.çin malı olsa şimdiye benim gibi tutulur kalır diyorum ve dikkatimi yandaki nota zorda olsa veriyorum.

ödüm yine patlıyor ama her zamanki öd patlaması gibi değil ki böyle baş parmakla tavşan dişlerimden kafamı kaldırıp geçsin. artçı öd patlamalarıma etrafta yaşayan diğer organlarım anlam veremiyorlar ve dışarıda yaşamaya çalışıyorlar.

hemen bir kağıda şaşıran organların isimlerini not alıp ödümün yakınlarında bir yere yapıştırıyorum..

Lowman tarafından Ağu 26 2008 tarihinde Şahsi Meseleler kategorisine gönderilmiştir. Yorum Yapın

Otomatik Ferdi Sigorta

bu yazıyı kendine şahin k’yı model almışların okumasına hiç gerek yoktur.
o ne lan öyle bir elin şeyinde bir elin farede “ohh yavrum ”
diyorsun ekrana karşı..

çok fena sıkıntılı günün, çok ağır sancılı saatlerinde çok hafif bir esintiyi aramak. içini o kadar boşaltmak ki, o çok hafif esintinin üstüne çıkıp çok iyi bilmediğin diyarlarda farklı bir hava bürünerek dolaşmak. gölgelerin gücüne inanmak, sünger bob’u yaratılandan saymak ve yaratandan ötürü sevmek, götü başından ayrılınca vah kardeşim diye üzülmek. kanepeden kanepeye zıplarken kafanı tavana çarpacağını sanmak ve kafayı ve g.tü biraz içe kıstırmak. kaymaklı bisküviyi çaya tatlandırsın diye karıştırmak.. ferdi sigorta reklamlarında verilen 444′lü numaraları bunun otomatiği yok mu arkadaşım? diye rahatsız etmekten büyük keyif almak falan filan.

Lowman tarafından Ağu 18 2008 tarihinde Yersiz kategorisine gönderilmiştir. 2 Yorum

Blog Yazarı Ne İster?

eskinin kalın kapaklı günlüğünün günümüz uyarlaması bloglar (web günlüğü), bir veya daha fazla yazar tarafından ilgi alanları, günlük yaşamları, gözlemleri ve bilgi olarak aktarmak istediklerini internet ağı üzerinde yaymanın en kolay yolu haline geldi. forum kadar karmaşık olmayışı, geniş destek ağı, bulunup düzenlenebilir hazır sistemlerin temaları, eklentileri ile dahada cazipleşti ve bu dev ağın içinde her blog kendine hitap edecek bir kitle buldu. (sende burayı okuyorsun :) )

istenileni bu geniş kitlelere aktarmak çokta kolay değil. iyi bir reklam politikası, özgün yazılar yazmak, arama motorlarına nasıl hitap edeceğini bilmek, komunitelere katılmak, başkalarının yazılarını takip etmek ve yorumlamak bir blog yazarının bilmesi ve yapması gerekenler arasında..

ve gelelim bir blog yazarının isteklerine; maddi ve manevi bir tatmin yaşamadığı sürece hiçbir blog yazarının yazmaya devam edeceğini sanmıyorum (bu konuda yüzlerce yazı mevcut). bunca zamandır blog yazarı ve okuyucu/yorumcu ilişkisinde blog yazarlarının ortak isteklerinden ön plana çıkanlardan bazılarını şöyle maddeleyebiliriz:

  • Rahat ve sürekli erişilebilir bir sistem (host, domain, kullanılan blog sisteminin sürekliliği..)
  • Seçilen temanın (görünümün) kullanıcı tarafından beğenilmesi ve geliştirilmesine yardım edilmesi
  • Eğer site reklam içeriyorsa, ziyaretçilerin kendilerini ilgilendiren reklamlara bir an bile beklemeden tıklaması :)
  • Donation (bağış) sistemi varsa, bağış yapmaktan çekinilmemesi
  • Yazıları ve biçimi yorumlayarak, yazım şekilinin belirlenmesine, konunun gidiş yönünde ziyaretçininde payı olması
  • Özgüveninin boşa çıkmadığını bilmek
  • Diğer blog yazarlarının konu ile ilgili tecrübelerini yorumla aktarması
  • Yazıdan önce yapılan hazırlıkların, çalışmaların takdiri ve müteşekkir olduğunun belli edilmesi
  • Görüş alışverişinde tek taraflı kalmamak

* yazdığım son üç madde ile ilgili olarak yazı ve istekler yorumlarınızı bekliyor.

Lowman tarafından Ağu 14 2008 tarihinde Sade kategorisine gönderilmiştir. Yorum Yapın

Converse Alemi

vay vay vay. converse,1908′de kurulmuş bir firmanın, basketbol kesi olarak ürettiği, marka isminin genellenip, tüm modellere yapıştığı (all star) rahat ayakkabı. ülkemizde yıllardır varolmasına rağmen son 5 yılda tahminimce kondomdan veya konserve közlenmiş biberden daha fazla satıldı. bir ara battı ve nike tarafından satın alınıp tüm dünyaya yeni modeller ile sevdirildi. hatta o kadar sevdirildi ki türkiye’de converse olmasa millet yalın ayak kalacaktı.hele kızlarımız, eğer converse batsaydı timberland ‘ler içinde kokuşacaktı.

converse giyipte ayağımın resmini çekmedim diyen daha görmedim. yani o kadar fotojenikki bu ayakkabılar, cazibesinden deklanşöre sert dokunuşlar atmadan kurtulamıyorsunuz.

giydikten sonra vücudu saran olm bunun felsefesi var, her önüne gelen giyiyor ateşi, ayakkabının sağından solundan patlaması ile iyice alevlenir, annenin makinaya atalım bunu, temizcecik giy demesi ile alev ekipler tarafından kontrol altına alınıp, közünden sigara yakmak sureti ile sonlandırılır.

rağbet arttıkça fiyatıda arttı. yani o zamanın parasıyla 10 liraya alınabilecek bir converse all star şimdinin parasıyla 100 liraya belki alınabiliyor. çık taksime kızılaya kar marjını hesapla adamlarımızın.

çok rahat yahu! hele birde yandan yırtılınca..

fakat ilk sene sonunda bu ayakkabının herkes giyiyor bir özelliği kalmadı tribine aldanmadan devamını getirmek tamamen sizin elinizde.

insanı tripten tribe sokan bu ayakkabının en büyük dezavantajları koku yapması, yandan patlak verme garantisi ve camii giriş çıkışlarında sıkıntı yaratmasıdır. düz tabanlık durumu varsa uzun süreli giyilmemesi tavsiye ediliyor.

yırtılmasının ve solmasının haz vermesi acaba bu ayakkabı topuktaki sinirlerden beyini mi öldürüyor? tribinede sokabilir. yani şu anda benim bu yazıyı yazıyor ve yayınlıyor olmamdaki sebep gibi.

ulan ne conversmiş bee!

Lowman tarafından Ağu 13 2008 tarihinde Sade kategorisine gönderilmiştir. 3 Yorum

Sabır Taşı

hayatın kendini yorduğunu bahseden insanlara özenirim fakat bu birgün onların karşısında yer almayacağım manasına gelmez. çünkü ben rüyasında sayısal lotodan büyük ikramiyeyi kazanmış, edindiği parayla kirada oturduğu evi ve sevgilisinin beğendiği kırmızı vosvosu almış, on yüz bin milyon ytl sahibi olduğu halde brezilyalı, yukreynli güzeller dururken sevgilisi ile evlenmek için ailesi ile görüşmüş bir adamım. bunca para cebimdeyken yorgun insanlardan korkacak değilim ya!

kaç kez duyduysam şu beden iflasını, inanamadım; yahu kardeşim madem yoruldun otur dinlen bir soluklan, gazlı azim şerbetinden yudumlamayıda bir bırak artık. spor kapaklı şişelerden su iç iyi gelir serin serin.

tamamen sabır meselesi olan bir işin devamını getirme psikolojisi ve ardından gelen yorgunluğun dilevurumu. yani yaptığın işi seviyorsan kendinden yada biryerlerden vermelisin. buradan sevmek, vermek demektir gibi bir teoriye varılabilir. ver allahım ver sonucu bünye yorulur, feryada koyulur.

bu bahsettiğimiz adamın evinin bahçesinde bir fırlatma rampası olabilir. küçükken başladığı roketi tamamlamış yada tamamlamak üzeredir muhtemelen. memurun daniskası..

Lowman tarafından Ağu 13 2008 tarihinde Yersiz kategorisine gönderilmiştir. 2 Yorum

08/08/08′de Evlenenler

taslakların arasından buldum;

08/08/08, 07/07/07 ve benzeri tarihlerde evlenmenin veya bir iş tutmanın tamamen erkeklerdeki özel günleri unutma alışkanlığından kaynaklandığını düşünüyorum.

Lowman tarafından Ağu 8 2008 tarihinde Şahsi Meseleler kategorisine gönderilmiştir. Yorum Yapın

Saydam TV

(resim: hakkı ceylan)

kocaman ve küçücük şehirler anlatırlar belgesellerde. yollarını yolsuz köylerle, insanlarını çoğu soysuz zenginlerle anlatırlar hemde. kimi bu şehirlerden birinin boğazına dikilir ve bağırır ona yenilmeyeceğini, kimi kongrelere veya gezilere gelirken otobüste söyler marşını ardından alkışlayarak. öyle resimlerle, görüntülerle gösterirlerki buraları sanırsın herkes ağlıyor, çocuklar arabaların peşinden koşuyor. yönetmenin işbilmezliği değil tam aksine 12′den vurma çabasına dayanır tüm o dar evlerde oturan zırlak bakışlı çocuklar.

sözde ezilen kesimin yanında olan yönetmenimiz, humanist kürkünü giyer ve yola düşer. ilk gittiği yörede bir tarih bulmalıdır: mehmet amca. mehmet amca anlatır, yönetmen kısık sesli seslendiriciye araya ağırlık çöktürecek diller döktürür. mehmet amca ağlar hatırladıkça, yönetmen birşey bulur: göz yaşları anlatıyor herşeyi..

akşama kadar gezer mehmet amcanın memleketini televizyondan gelmişler fısıldamalarını duyarak fakat aldırmadan sırtından geçindiklerine. birazdan oranın en yanık sesli teyzesi çıkacaktı hangi kanal acaba dediğini duyduğu fakat cevap vermediği başı kapalı nurdan hanım teyze.. nurdan hanım teyzeye dua etmeli ki bu göğsü kabarık poh pohçuya kendi oğluna sarılır gibi sarılıyor, o çaktırmadan sağ avuç içini kaşırken.

akşamı ileri gelenlerle geçirmek adettir ya, kuzuyu orada çevirmek, şarabı-rakıyı emercesine içmek kayıdı bitirdikten sonra. sigara aralarında, zengin ve soylu oğulları ile muhabbetler çevirirken mehmet amca’ya yok o dokunuyor ben burdan yakayım dediği sigaradan körük gibi çekmek.

tüm yönetmenler aynıdır demiyorum, yinede diyemiyorum fakat yönetmenler o gün bulundukları köyü yönetmeyi ve neşeli kır düğünlerini bile varoşluğun bir temsili olarak göstermeyi iyi beceriyorlar.

Lowman tarafından Ağu 3 2008 tarihinde Genel kategorisine gönderilmiştir. 2 Yorum

Soğuk Duş

ağzına soğuk sudan alıp bekletmek, soğuk duş alabilmenin kolay tekniğidir. böyle bir durumla burun buruna geldiğimizde (ısıtıcı bozulması, deniz kenarında sizden önce birinin borudaki ısınmış suyu kullanması..) ağzımıza soğuk sudan alır, götümüzün donmasını telafi etmeye çalışırız. birde bazı haberler için soğuk duş etkisi diye bahsederler; bu durumla karşı karşıya gelinildiğinde ağıza soğuk su alınmasına gerek yoktur. öyle normal dışı bir dünyada, 37 buçuk derece ademoğullarının bunun altına soğuk üstüne sıcak demesi, başa bir sürü çeşit açar: soğuk nevale, sıcak kanlı, serin kanlı, iç ısınması bilmem ne.. biz hepimiz biriz derken popoya derece sokup ayırmaya çalışanlar var. dikkati bu sınıfçıların üstüne çekmek istiyorum. her dakika kaç insanın poposuna derece saplanıyor haberiniz var mı? yine bu kalabalık akşam tırnak kesmeyin uğursuzluk getirirciler ile iş birliği içerisindedir.

Lowman tarafından Ağu 3 2008 tarihinde Yersiz kategorisine gönderilmiştir. Yorum Yapın
  • Kuşum