Bombalar Düşüyor

5 Haziran 2009

bomba

Çok süper birşey düşündüğümde hevesimin kırılması an meselesi. Eğer o andan önce kendimi çok süper bir adam hissetmiyorsam, düşündüğüm çok süper şeyin daha süperini dünyadaki bilmem kaç milyar insanın süper olanlarından birinin düşünebileceğine kendimi inandırıyorum ve süper şeyler havada asılı duruyor. Evet odamda süper şeyler asılı benim; gece parlıyorlar. Sabahları patlıyor bombalar teker teker. Ne geliyorsa sabahları geliyor ama bir tabak menemene, bir bardak demleme çaya yenilip gidiyor; menemen yiyen, limitsiz kahvaltı salonundaymış gibi abanarak çay içen süper şeyler üreten süper adam mı olurmuş?

İşin şakası bu; ürettiğim fikirlerin değersiz kalması bir yandan acıtıyor, bir yandan da düşündürüyor. Emsalsiz işler yapabilme potansiyelini her bir insanda tek tek görebilirken, paketlenmiş, fikir küpü insanları da ortalıkta görebiliyoruz. İşte mühim olan aralarından sıyrılıp, yaptığımızın kıymetini bilerek, kendimize ve fikirimize güvenerek ayakta durmak. Ben bunu beceremiyorum ama yapabileceğime inanıyorum.

Farzet ki

14 Nisan 2009

Gitardan kitarra diye bahseden, hayvanları çok seven fakat lama ve zebrayı karıştıracak kadar anten bir öğretmenim vardı lisedeyken. Bahsedilen kitarrayı çalan bendim ve o esnada ön sıradaki kızlara tükürüklü zebraları anlatan bir öğretmenim vardı. Lisedeydim ve yonja yoktu, Ray-ban vardı ama ben bilmiyordum. Gitar çalıyordum dın dın dı dın dın ve Ray-ban yayılıyor, yonja için gereken altyapı hazırlanırken öğretmenim kızlara zebralardan bahsediyordu. Arkada bir kaç kişi deprem söylentilerini sınıfa getirmişlerdi idareden gizli. Kulağım oraya takıldığında keşke bir tükürüklü zebra ile koşup birini kurtarabilseydim diye geçirdim aklımdan. Çaresizdim, kitarra çalıyordum ve yanımdaki kız kalemi hep yapmak istediğim gibi elinde çeviriyordu.

Sende Artık

21 Şubat 2009


İnsan dediğinin kanadı olur mu hiç canım? Teni bu kadar pürüzsüz, yüzü bu kadar temiz ve berrak olabilir mi? Saçlarının siyahlığının bir ton koyusunun olmaması, gözlerinin kusursuz yerleşimi. Tanrının yarattığını bilmesem hangi dondurma markasının ürünü diyeceğim. Elimin ayağımın titremesi ile artçı iç irkilmelerimin şiddeti doğru orantılı olsa da korkusuzca bırakabileceğimi biliyorum kendimi onun kollarına. İlkokulda yapılan kahkaha yarışmalarını hatırlıyorum; nefesimin sonuna kadar gülmek için harcadığım vakitlerdeki gibi hrr ve tss arası bir soluklanma.. “Ya aşk yapmaya gelmemişse” demeye kalmadan kırmızı dudaklarında buluyorum kendimi. “Rüyada gibiyim sanki” de diyemiyorum; rüya olduğuna kendimi inandırmalıyım. Eğer inanamazsam, bu gerçeği aklım kaldıramayacak ve delilikte kur atlayacağım.

Bir Gün Sonra

16 Şubat 2009

4

Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz yine kavuşucaz. Madem bu kadar kolay dillendiriliyor bu, ben neden bu kadar sıkıntı çekiyorum zamanla? Kaşımı gözümü kısıp birden ilerletmeyi deniyorum, olmuyor. Çok zayıf  kalıyorum zamana karşı. Sanki biri daha olsa gözleri yumuk çözecek gibiyiz bu olayı. Yani bu konuda senden yardım istiyorum. Kendimken cızırt diye geçiversin ama seninleyken kaplumbağalar sollasın, hatta dönsün dönsün bi daha makas atsın. Bir bisiklete binsek; seni önüme oturtup gezemediğimin farkındayım, havaların ısınmasını bekliyorum. Fevkaladenin fevkinde olsun en iyisi. Kayıkla böyle, benim tek parmağım kürekmiş mesela.

İnsanın Uyku Hali

15 Şubat 2009

40 yıl düşünsek ne gelmezki aklımıza da böyle demişler. İki dakikada evrenin sırrını çözüp atacak pratik zekaya sahip bir milletin çocukları bize 40 yıl verseler, sigortamızı yatırsalar ve 20 dakikadan sonra kafanın birşey almadığı gerçeğini kabul etseler dünya şu halde olmazdı.

Bunun gibi saçma şeyler düşünüp hülyalara daldığım oluyor. Şarkıda da diyor ya “uyuyup huzur buldum bazen” diye, kafam çok dağıldığında çaresi uyumak oluyor. Alkol de alırım ara sıra ama çare için değil hızlandırmak için. Bira uykumu açıyorken tekila getiriyor mesela. Çok acaip bence. En çokta dedesinin homoseksüelliği hakkında yazı yazmış bir blog yazarının yerine kendimi koyduğumda -empati mode on- tekilaya ihtiyaç duymuştum. Nedendir bilmiyorum çok çabuk koyuveriyorum kendimi başkasının yerine ama kıçımın ucuylada kendi yerimi kolluyorum. Biri gelir oturur, bende onun kucağına neme lazım..

Hakiki konumuza dönersek, uyku bir nevi vücut revizyonu iken, hallerine girmek ılık suyla duş gibi geliyor. Uyumak var uyumak var yani. Bumerang gibi kıvrılıp yatıyorsun ya, bak o yanlış işte.

Kendine Gel

26 Ocak 2009

Dikilip aynanın karşısına kaç dakika bakabilirim acaba kendime? Kaç dakika dayanabilirim ya da kaç saat? Anımsarım illa eskiyi, acıyı, tatlıyı hafif nemli gözlerimi görünce. Bu eblek suratın altında yatan canavarı dizginleyemediğim günlerde kendimden vermelerimi, zulümlerimi. Elimden gelse basarım tokatı kalkarım ama yazı bunu anlatıyor. Kolum bacağım sanki bağlı sandalyeye bileklerimden. Hareket edemiyor sadece aynaya dönük yüzümü izliyorum. Komik mimikler, diş rengi, buyun kılları, saç kenarları bitti. Yine kaldık başbaşa. Kendimi sevseydim keşke. Gözüme kaşıma kurban olsaydım da bencilliğin tavanına vursaydım. Kendimle ne kadar canım cicim dönemi yaşayabilirim ki? Mutlaka bir kavga eder, o nemrut suratı bir daha görmemek üzere terk ederdim. Ağır bir yoksunluk sendromuna girer miydim acaba kendimi burada bağlı bırakıp gittiğimde? Ha birde, buradan baktığımda minibüs şöförünün yanında oturan tipi taşıyorum gibi. Para üstü, bir kişi mi?…

Anında Görüntü #3

22 Aralık 2008
  • Serdar Ortaç öldükten sonrada çekilecekler arasında.
  • Uzun süredir kayıptım, bomba gibi dönmesemde döndüm.
  • Eskileri özleyenlere: Mazide kaldı.
  • Kulaç atılan bir derya oluyor kimi zaman aşkın, gittikçe yoran fakat sonunda rahatı ve upuzun kumsalları sunan.
  • Heroes’un güncel bölümlerine yetiştim. Tavsiye ediyorum.
  • Issız Adam’a gidemedim, perşembe niyetim var.
  • Senin tipin komplo teorisi gibi arkadaş!

Anında Görüntü #2

1 Aralık 2008
  • Anadolu Hayat Emeklilik “Genç Fikirler” Arıyor.
  • Üretkenliğimi internet ile sınırlıyor olmamı engellememe yine internet mani oluyor, sansürlüyor. Kendimi ahşaba veya spora veremiyorum; kablolar heryerime dolanmış durumda.
  • Yemekteyiz programına katılanlar oyuncudur. Kendini beğenmişliklerine tahammül edemiyordum, kapattım.
  • Seri katillerin arasında En Seri Katil Ödülü var mıdır? Varsa kemikten midir?
  • zeitgeist the movie deki fethullahci propaganda
  • Uzun eşşek en zevkli oyun değilse sürekli yastık olmayı kabul ediyorum.
  • Filmlerde görüp etkilenmemenin mümkün olmadığı bir sahnede, defter yerine önüne laptop açmış sınıfın öğretmenliği yada talebeliği. Uzunca bir süre defter kaç ortalı olacak diyen olmaz.
  • Cem Yılmaz tırtladı. AROG ile toparlayabilir.
  • Çok akıllı ademoğlu tribi: Para var, imkan var. Ben bu adamı anlamıyorum..
  • Minibüsçüleri sevmedim hor gördüm, adamlar bana web site yaptırıyorlar. Hemde başkanları için.
  • Hiçbir iş yapmıyorum (tasarımdan başka) ve kriz beni etkiledi.
  • Ha birde Obama ile ilgili neden yazı yazmadığımı merak edenler olabilir. Yakın zamanda tamamlanacak.

Anında Görüntü #1

1 Aralık 2008
  • Sahip olduğunuz mevki ne olursa olsun, içinizde bir yürek taşırsınız. İnsanlıkta çok ileri gitmiş, uygar ve medeni biri ile bir mağarada büyümüş, uzun tırnaklı, kaba elli adam arasındaki fark günlük traş olmak veya olmamaktır.
  • Krizlerin en büyüğü maddi krizlerle birlikte gelen yuvaların yıkılması krizidir. Sonrası zaten ayar tutmaz.
  • Fark edilmeden yaşamak istiyorsanız kendiniz gibi olun. Gizem insanın doğasında vardır.
  • Üzerimi gece örtüyor bu gece de. Siyah bir battaniyenin altında çok istememe rağmen rahat olamıyorum. Uyku denen yarı ölüm anlarımı düşünerek geçirmeyi ne çok isterdim oysa.
  • Doğal hayata önem verin. Kırılan tırnağın yünlü kazaklarınıza sürtmesi içinizi nasıl hoplatıyorsa, sizi huylandırıyorsa, atılan her çöpte sizde aynı rahatsızlığı uyandırsın.
  • Zekanızın sınırı olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Size düşen, okumak.

Yan Etki

21 Kasım 2008

391787381_cc63154541Kimi zaman hayata sitem eder, lanetler yağdırırız. Kaybeden olmak, üzüntüyle yaşamak ve bir avuç sıkıntıdan başka yiyecek birşeyin kalmaması..

Dünya koca bir kapsül, tarafımızdan yutulmayı bekliyor. Sabah aç karına yutmanın zorunluluğu,  yutarken soğuk suyun yaratıcı firmanın armağanı olması ve dışındaki draje tatlı tabakanın illaki emilip, içindeki o pis ve acı tadı almadıktan sonra bir fayda göstermemesi bizi hayat denen bu hastalıktan bıktırıyor, tiksindiriyor.

Ruhsat sahibi için bir sıkıntı yok; bizler karşılıklı manevi ve maddi doyumlar için seçilmiş veya gönüllü denekleriz.Ha, kimizize placebo kimimize losyon..

İlaç olurda olası yan etkileri olmaz mı? Var tabiki.

Dünyanın en zor yan etkisi aşk fikrimce. Olması bir dert olmaması bir dert şeyler vardır ya, en büyüğü! Evren evren olalı böyle büyük bir acı, böyle büyük bir elem, böyle kurtuluşsuz bir hastalık görmemiştir. Karadelikler bile bu kadar acımasız, patlamalar bile bu kadar çaresiz olmamıştır.

Fakat bu kapsül kullanıma başlanmışsa artık bir çaresi yoktur. Ruhsat sahipleri (tanrılar) kendi kendine yaşama son vermeyi yasaklar, acıyı sonuna kadar çekmenizde diretir. Misal ben; 8664 gündür kullanıyor, içtiğim soğuk sulardan şişen boğazım yüzünden konuşamıyor, ancak yazıyorum.

Fayda ettiği insanlar da varmış. Bana dokunuyor, fakat anlaşma böyle: ilaç verilir, ben yutarım. Kusamam, çıkamam yada nefes almadan durmamazlık yapamam. Hele kendimi bir köprüden aşağıya hiç atamam. İmza attım, yemin ettim. Valla.

Beklenmeyen bir etki görüldüğünde doktorunuza başvurunuz. Çözemezse, biliyorsunuz.

Gücümün Yettiği Kadar

13 Kasım 2008

2615420737_0e31036c0bHakimiyetimi kaybettim, hükümsüzdür. Uzaklı-yakınlı samimiyetlerde ben söylemiştimi oynamayı seviyorum. Haklı çıkacağımı ucundan kestirdiğim konularda hemen önyargımı ılık suya karıştırır, karşımdaki hasta bünyeye içmesi için ısrar ederim.

Herkese teselli verirken kendi korkularını, sıkıntılarını unutan insan kümesi ile kesişiyorum şu sıralar. Daha çok, dert dinlerken görüntü olarak iyi bir dinleyici, karakter olarak karnı genişi oynuyorum. Beklersiniz ki benim içinde bir korku var: yalnızlık.

Sevdicek olsun, ailem olsun, arkadaşlarım olsun. Birisi eksilecek gibi olduğunda hayatımdan sanki arkamda 3 yeni köz olmuş mangal gücünde bir ateş beni yakmak üzere yaklaşıyor gibi telaş oluyorum. Kafamda hayatımı etkileyen insanların bir listesi varmışta, biri ben bugün gelemem abi dediğinde başarısız bir halı saha maçı organizatörü durumuna düşüyormuşum gibi. O kadar yani..

Yarım kalacağını düşündüğüm işlerde alacağım desteklerin veya biz buna güdülerin diyelim, eksik olduğu bir durumda ben=hiçbirşey çekiyorum. Bu durum bireysel olarak sıfıra eşit olduğuma işaret olsa da liste benim elimde olduğu için organizatörlüğü elden bırakmayarak günün adamı oluyorum. Sen bana, ben ona, o şuna, şu..

Ha birde şu vardı: kafana tokadan başka birşey takma! Ne bu şimdi?

Anlaşılamayan Faydasız

2 Kasım 2008

Kaç ve kaçtır bildiğin en büyük rakamı sana verecek çarpımın oyuncuları?


Bulutlar en ufak rüzgarda dağılıyor suya karışan süt misali. Ekinlerin hepsi bir yana bakıyor, bulutların gittiği yere. Arada ince bir yol; yolda bir kadın.

İlk gözleri görünüyor, sonradan kilidine takılı kalacağım, içime süs asacağım.

Bitkin olmama rağmen sandalyeden hafif kımıldanarak kafamı kaldırıyorum ve ona doğru bakıyorum. Buralarda kadınlara alışkın değiliz; en son bir kadın geçtiğinden bu yana 2 yıl oldu. Malak gibi yattığımdan gözlerim biraz kısık, bacaklarım hala uyuşuktu. Hafif seste dinlemeyi sevdiğim eski birkaç parçadan Shine on you crazy diamond‘ a sıra gelmişti. Islığıma hakim olamadım ve fiu fiu fiyuu diye ağzımdan çıkıverdi.

Kadının bu yana yaklaşması beni tedirgin ediyor, hareket edemediğimden (bacaklarım hala uyuşuk) içeri kaçma durumum da yoktu.Durduk yerde ıslık çalmamda beni utandırmıştı. Bekliyordum. Bana doğru süzülen, bulutları ve ekinleri yarıp gelen bu iki gözü, sabırsızlıkla bekliyordum..

Hiç birşey sormadan içeriye girmesi beni iyice tedirgin etti. Elindeki poşetini göstererek “Anılarımıda getirdim ama” dedi. Ne olduğunu hala anlayamamış, gittikçe yüzümün kızardığını, ellerimin birbirine dolandığını hissettim. “Sorun değil” dedim zorla.

Ben sandalyemde o başka bir koltukta uzunca bir süre geçirdik. Poşettekiler bitti; hepsi yendi, yutuldu.

Birbirimize kaldığımızı fark ettiğimizde bulutlar kapanmıştı. Yağmur başlıyor, hava yavaş yavaş kararıyordu. Onun benden yağmuru sevdiğini saklaması benimde ona bu konuda dürüst olmamı engelliyordu. Yağmuru seviyorduk ama ıslanmamaya çalışmak, bizim için faydasız bir çabaydı.

Pilav Günü Gibi Birşey

18 Ekim 2008

Rüya ya bu, çok hızlı koşuyormuşum. Normalde 3 büyük adımdan sonra tıkanır, küfür etmediğim nesne bırakmam. Koşuyor, koşuyorum. Forest Gump bok yemiş yanımda. Çamurlu yerler çıkıyor karşıma zırt bırt. Üzerinden sırrını bulduğum “Uzun süre havada kalma” yöntemi ile kuğu gibi süzülüyorum. Gerçekten ne kadarda basitmiş uçmak, havada kalmak. Ginger mantığı, göğüsü ne kadar ileri doğru iterseniz o kadar ivme kazanıp havada kalma sürenizi uzatıyorsunuz. Gerçi benim için fark etmiyor, çünkü yerdede başarılıyım, durmadan koşabiliyorum. Havada olmak dahada güven veriyor, göğüsümle acaip hareketler yapa yapa ilerliyorum..

Oğlum bak sen beni bilmezsin çok fena çarpayım diyor adam kendinden daha ufak görünen adama. Adam önünde gezdirdiği kendi gibi ufak köpeğiyle birlikte kuyruğu kıstırmış, havadan tokat inmesini bekleyen yaramaz çocuk gibi bekliyor. İri yarı adam sesini yükselterek sessizliği yine bozuyor G.tünde mi dolancam ben senin bütün gün.Koca adam oldun itle köpekle geziyorsun ben seni senetleri geri getirmen için gönderdiğimde. Ufak adam karşılık verecek gibi oluyor, bi kısım tükürüğü ağızında gezdirirmiş gibi bir hareket yapıyor ama susmaya devam ediyor. Çevredekilere aldırmadan arabasına binerken bir laf daha ediyor iri yarı adam ama onu tam duyamıyorum..

Arkadaşım Cüneyt bugün o çirkin köpeğiyle geliyor her zamanki toplantımıza. Bugünlerde toplanmak çocukluktan kalma, yıllardır devam ettirdiğimiz bir alışkanlıktır. Eskilerde daha kalabalıktık fakat sonraları büyüdükçe bahaneler çoğaldı, evlenenler oldu, ishal olanlar, poposunda kılı dönenler oldu, bir Cüneyt’le ikimiz kaldık. Birçok ortak yönümüz olmasına bağlıyorum ben bunu ama Cüneyt hukuk adamı olduğundan biraz şüpheci bu durumdan; bizim evli olmadığımızdan ailelerinin izin vermediğini, bizim onları yoldan çıkaracağımızı düşünmelerine bağlıyor.

Hukuk fakültesini bitirdiğinde kendini taze sıçılmış bir b.k gibi hissettiğini, kurumadan bir oluşumda bulunması gerektiğini bana söylediğinde, şirketimizin çalıştığı hukuk bürosunda onu staja benzer bir işe sokmuştum. Fakat bugün gördümki bizimki hakkaten b.ktan bir herif. Yıllardır zaten içimden içimden gıcık olmuş, komşunun oğlu diye birşey diyememiştim. Kel kafasına soktuum derdim, hatırlıyorum. Biz peynir ekmek yerken özenir gider o da yaptırırdı. Ulan peynir ekmeğin neresine özenilir çakma bizim mahalleli. Diğer arkadaşların hatırına geliyordum, onlarda gelmiyor. B.k gelirim bir dahaki haftaya ben buraya. Zaten iki bira içip, ehi ehi gülmeye başlıyor. İyice gıcık oldum oturduğum yerde. Baksana şuna karşımda hala sırıtıyor. İbne mi lan yoksa bu? Bi köpek birde küçümen ev. Ah ulan nasılda akıl edemedim ben? Tabi yaaa! Bizim Cüneyt ibne lan.

-Oğlum Cüneyt çok ibnesin biliyon mu?

-Ehi Ehi!

-Ne gülüyon?
-Hiç işte başkan ya. Ehi Ehi..

-Başkan maşkan deme  bana. Kimsiniz sizde beni başkan seçtiniz?

-Ehi ehi!

-Haftaya ben gelemiycem onu diyecektim

-Ehi? Niye?

-Dedemgil gelecekler köyden. Onları ağırlayacağım.

-Anaa.Nuri amcalar mı? Çok severdim ben küçükken onun elini öpmeyi

-Öpme lan benim dedemin elini bi daha..

Çok kıllandım lan!

Yancı

28 Eylül 2008

gece geç vakitlerde balkondan sağı solu izlemeyi taa küçükken huy edinmiştim kendime. sıcak yaz gecelerinde herkesin ailesi verandalarında, balkonlarında yada bahçesindeki çimenlerin üzerinde okey veya konken oynarken bizimkiler fosur fosur uyurlardı. çok özenirdim onların sürekli fanta içen çocuklarına. oysa bizim evde sadece kola içilir, televizyon izleyenlerin veya kitap okuyanların işi bitince yatılırdı. şansıma odamın balkonu vardı. kimisi sınıftan veya okuldan arkadaşım olan komşuların çocuklarını ve onların okey oynayan ebeveynlerinin etrafında fantalarını çoklatlamarını izlerdim bizimkiler uyuduktan sonra, ben uyumadan önce. 

o kadar keyiflilerdiki, imreniyordum. babamın taşın altını yoklayarak bilek bu diye bağırması için o an herşeyimi verebilirdim. belki sağlam bir bileği vardırda biz bilmiyoruzdur diye geçirirdim içimden ve tıpkı arkadaşlarımın babaları gibi hızlı hızlı taş toplamasını izleyeceğim günü beklerdim. 

ama bizimkiler istikrarlı çıktı, okeye bulaşmadılar. bu arada bende izleye izleye büyüdüm, koca adam oldum. arada bir okey oynuyorum, balkon aklıma geliyor. fanta falan söylüyorum yada masanın kenarında büyüdüklerini izlediğim arkadaşlarımı merak ediyorum.

Vikeroy

22 Eylül 2008


ultra agresif kasiyer düşmanı teyzelerden bahsedeceğim ve olayı size anlatacağım. bu teyzelerin yatsıdan önce sokağa çıkan el ele tutuşmuş ikili kız takımlarından daha tehlikeli olduğunu hepimiz evde çalıştık öyle geldik. değil mi?

teyze sigara istiyor ve kasiyer vikeroy dediğinde anlamayıp tekrar soruyor. teyze vikeroy vikeroy salak mı ne aaa diyerek bize bakıyor ve ben yüzümü ekşittiğimi hatırlıyorum. kasiyer mavi bir paket çıkarıyor ve kadın yine basıyor çığlığı tam salak bu aaa kırmızı vikeroy kırmızıııı! her insanın yapacağı gibi arkasında utanıp sıkılıyoruz fakat elden birşey gelmez, bu teyze onlardan: kasiyer düşmanı kır saçlı viceroy içen teyzeler. bi dikkat edin bunlardan baya var.

Bakkal

21 Eylül 2008

gece girdiğim bakkala önce içtiğim sigaradan olup olmadığını sordum, sonrada parasını bırakıp paketi cebime attım. tam çıkarken arkamdan seslendi: dur bakalım, nereye?  mahalleye yeni taşındığımızı anlatmaya çalıştıysamda benim ilk görüşte çay sandığım plastik bardaktaki içeceğin şarap olduğunu anlamayacak kadar yeşilaycı değildim. anlaşılan mahallemizin bakkalı (çabuk ısınırım) ve onun kafası başka marketlerde beyin sote olarak kendini pazarlamaktaydı ve bana düşen bir an önce orayı terk etmekti..

fakat herşey filmlerdeki gibi kolay değil. bakkal sardırdı, yaşını, tokatlılığını, fevkalade gençlik anıları olduğunu, alkolü aslında çok almadığını ondan böyle göt olduğunu falan anlatmaya koyuldu. ben bu arada cebimdeki sigaradan bir tane çıkartıp yakmıştım bile. anlaşılan bakkalımız bir müddet belki bir başka müşteri gelinceye kadar beni orada tutacaktı. camdan para basıyordur ulan dediğim bakkalın sinek avlayacağı tuttu ve kimse ne geldi ne de kapıdan göründü. saat o kadar geç olmuştu ki evdekiler merak edip polisi arasalar keşke diyordum. 

ve o anda, bakkala girdikten sonra yeniden çeki düzen verdiğim hayallerim gerçek oldu; bir müşteri gelmişti. ama gelenin hayallerimi kırık leblebi diye kalan şarapla bir yiyeceğini nerden bilebilirdim ki? yaklaşık 2 saat olmuştu ve anılar o kadar hızlanmıştı yaşanılmıştı ki, biri eğer bakkalı ve sonradan katılan komşusunu dışarıdan izlese hareketlere anlam veremez ve 911′i arardı. evet 911′i arardı çünkü hareketler çok kafa karıştırıcıydı, bizim 155 bunu çözemezdi. bir ara sesleri dinlemeyip konserve ve turşuların olduğu bölümü izlemeye koyulmuştum ki bir el gözlerimin önünde belirdi ve bir bardak vardı. yeni bir şişe açılmış banada ikram ediliyordu plastik bardağımda.. sohbet dayanılmaz bir hal aldı ve komşumuz türklerin kızılderili olduğunu türkler kızılderelidir  gibi bir karıştırma ile öne attı. çok bilmiş bakkal yok ordunun dereleri dedi ve o an alkolünde etkisiyle tartışma çıktı. vay efendim ben derili demiştim nereye çektin, sen benimle dalga mı geçiyorsun? püüü.. sonra komşuyu dışladık bakkal efendi ile. ikimiz kaldık ve 3. saati tamamladık. her dakika başı ne zaman kapatıyorsunuz? sorun olmuyor mu polis falan? kepenkler gece gece yorar be abi adamı gibi laflar atıyordum ama bakkal efendi aldırmıyordu. 

ve şişe bitti. yavaşça ayaklandı, kapıya geldi. o kadar içmiştiki kapıya tutunduğu gibi kaldı. çok merak ettiğim kepenkleri ben çektim, bakkalı evine götürdüm, komşuyu kapısının önünden kaldırıp merdivene yasladım ve eve geldim. sigarayı bakkalda unutmuştum. sabah yine gittim ve bakkal kaş göz yaparak arkaya çekti aman yeğenim kimseye söyleme dedi.. gece alkolün dibine vuran, tokat’ta bütün hoppala hanımları götüren, askerde komutanları döven, arabayı kaydırarak seni seviyorum yazan bizim bakkal bildiğin kılıbıktı ve kasada duran yarım porsiyon karısından korkuyordu. o günden sonra ne alkol teklif edebildi nede sohbet. al para ver sigara, arada birde ekmek alıp şaşırttım onu.

 

olay sahicidir, yiyorsa gidin bakkala sorun.

Potansiyel Müşteri

18 Eylül 2008

her yıl ramazan ayında aynı şey oluyor; kahvehaneye alışıyorum. avrupa yakası’nın ilgili bölümünü izleyenler bilirler, burhan altıntop rastgele bir kahveye girer ve içeride kendinden birşeyler bulur, mekandan bir türlü ayrılamaz. aynı durum banada oluyor sanırım, iskambil kağıtları, okey takımları ve acı çay ramazan ayında beni içeriye davet ediyor, gelmezsen darılırım diyede üstü kapalı tehditler gönderiyor gibi. 

buradan aklıma şu geldi; zamanında bir işe atılmadan evvel belirli yaş gruplarına ve tarz sahiplerine potansiyel müşteri gözü ile bakardık. yani kafe açma planı yaptığımız anlarda öğrenciler, kitapçı açma planlarımızı masaya koyduğumuzda biraz daha okur yazar kesim gibi.. o anda aklıma gelen o oldu, bizim boyalı saçlı kahveci acaba kahveyi açmadan önce bir köşede otururken benimde arkamdan aha la potansiyel müşteri bak bu adamlar  demiş midir, dememiş midir? hayır eğer demişse gidip elinden öpmek istiyorum, isabetli bir atış olmuş. en azından benimkilerden daha isabetli olmuş.

onu bunu bırak, kendimde birşeyin potansiyelini hissedebiliyorum valla artık. kahve mahve, ramazanda muhabbet oluyor arkadaş..

Farz Ettik

16 Eylül 2008

falancanın filanca ile kudurmalarının, sevişmelerinin, yetişmelerinin sırayla anlatıldığı yoğun okul anılı bir akşam. birbirimizi tanımasak sıraları karıştırıp olayda kahramanlık rolüne ortak olacağız. hepimiz crayola boyaların yenip yenmeyeceğini tartışarak büyümüşüz işte, ne gerek vardı bu kadar kompleksli halleri kabullenmeye, saman çöplerinden sigaralarımızı tütünlemeye?  illa ruhlarımızda işkence izlerine mi rastlanmalı? aşk denen namussuz namuslunun karartısında oynadığımız rus ruletinin son partisini hiç oynamamış saymalıyız galiba..

ne kadar sayıklasakta duyuramayacağımız kalınlıkta ses tonuna sahip olmamız onları hiç rahatsız etmiyor gibi. onlar dediysem yabancı değiller; hepimizin sevgilileri, dostları, tavla eşleri.

sezerciğe anne ben piç miyim? diye sorduran sorumsuz babanın “onu bunu bırak en çokta ne koydu biliyor musun?” diye başlayıp anlatabileceği milyon derdi vardır beta aşamasındaki insanın sınandığı, stabile geçeceği yer için harıl harıl çalışması gereken şu dünyada.

Ankara’da Son Durum

4 Eylül 2008

büyük bir kargaşa var şehirde. ankara ankara olalı daha böylesini ne duydu nede gördü. sabırlar taştı, kokun yayıldı heryere. insanlar bu duruma alışmış görünüyorlarki aldırmadan haldır haldır işlerine  devam ediyorlar. trafikte karman çorman; bıraktığın bu dalgınlık dalgası yüzünden olacak. ama gördüğünüz gibi yan şerit şıkır şıkır işliyor, acaip değil mi?   
 
sıcaklığın mevsim normallerinin üstüne çıkması kimilerine göre küresel ısınma, benim yorumum gidişinden sonra çöken bun kütlelerinin etkisidir.   şahsi fikrim bu olayın ertesinde başka diyarlara göç etmektir. fakat ne vakit birinden fikir almak için özenle yaptığım topitoptan mikrofonu uzatsam git kardeşim ramazan ramazan diyorlar. bu ramazan kanalının spikerleri iyi korkutmuş halkı demek ki kimsecikler serlerini ve sırlarını döktürüvermiyor.

iki elinin baş ve işaret parmağını kare şeklinde birleştirip, kamerasıyla yılmadan peşimden koşan mahalleden fevzi bile bu duruma şaşırmış vaziyette. biz bu şehirde kendimizi kısılmış gibi hissediyoruz ve hala kurtarılmayı bekliyoruz. yetkililer bu duruma kayıtsız kalmamalı! gelsinler kaydolsunlar, aramıza alalım onlarıda. fevzi izine ayrılacak gibiymiş. okey masalarını ve heyecan dolu sucuklu mangal partilerini fevzi bi anlatıversin size.  

gelişine günler kala halk geceleri sokaklarda lastiklerla dev ateşler yakıyor. halk dediğim yabancı değil, bizim mahallenin çocukları, fevzi, ben falan..

kağan wayne, ankara’dan bildirdi.

Sere Serpe

2 Eylül 2008

güneşlikler isimlerini benimsemiş olmalıki güneşi bu kadar içeriye alabiliyorlar. onlardaki bu kabullenmişliği henüz ben kabullenemediğimden tüm perdeler, güneşlikler çekiliyken bile evde güneş gözlüğüyle geziyorum. hem dışarıda takamayanlardan olmamın verdiği hevesi gideriyorum, hem ara sıra akan yaşların üzerine kara bir kapak kondurmuş oluyorum. pencereyi açarken kendime mukayyet olmaya çalışıyorum ki biliyorum şu zamanlarda pencereyi ve kapıyı karıştırabilirim.

büyük hayaller ve umutlar peşinde koşuşturmamı anlatan rüya stüdyomuz tilkinin bakır sıçtığı yerlerde. hansel ve gratel bile arasalar bulamazlar..

ve başkasının rüyasına 2. planda kalan oyuncu olarak katılıyorum;hasır şapka ve dar kotla.

kopyasını almadığım/alamadığım hayallerim, rüyalarım, mutluluklarım kısa sürede kontrol altına alınması beklenen bir yangında kül olup gidiyor.