started a search to no avail
a light that shines behind the veil trying to find it
and all around us everywhere
is all that we could ever share if only we could see it
feel there’s truth that’s beyond me
life ever changing weaving destiny
and it feels like i’m flying above you
dream that i’m dying to find the truth
seems like your trying to bring me down
back down to earth back down to earth
layers of dust and yesterdays
shadows fading in the haze of what i couldn’t say
and though i said my hands were tied
times have changed and now i find i’m free for the first time
feel so close to everything now
strange how life makes sense in time now
and it feels like i’m flying above you
dream that i’m dying to find the truth
seems like your trying to bring me down
back down to earth back down to earth
back down to earth back down to earth
saygı çerçevesinde olmalı demiştin herşey için başında. kanatlarımız açık, uçlarını birbirine değirmeden uçuyoruz işte. finali kim görecek bilmiyorum, sende pek bilmiyor gibisin. kimin finalinde buluşacağımızı, hangi düzlüklere ineceğimizi.. hayalimde toprağın üzerine kurulmuş bir ev var ama, şu sıralar mutsuz sonlar daha çok tutuluyor.. sürüden ayrılma fikrin başta hoşuma gitmişti, ta ki sıcak yerleri bulmakta zorlandığımızı anlayana kadar. üşüyorum, bir kanadını at üstüme. bende bacaklarımdan birini sana dolayayım, ellerini koltuk altlarıma çapraz sıkıştırayım.. burası çok yüksek, bekle biraz daha alçalalım.. hayır, bir düşte de değilizki uyandığımızda yatağımızda olalım.. oysa toprakta kurulu bir ev, büyük bir yatak, başucumuzda bir çerçeve, sen, ben.. ne gü..
Lowman tarafından Eki 12 2008 tarihinde
Müzik Kutusu kategorisine gönderilmiştir. Yorum Yapın
kocaman ve küçücük şehirler anlatırlar belgesellerde. yollarını yolsuz köylerle, insanlarını çoğu soysuz zenginlerle anlatırlar hemde. kimi bu şehirlerden birinin boğazına dikilir ve bağırır ona yenilmeyeceğini, kimi kongrelere veya gezilere gelirken otobüste söyler marşını ardından alkışlayarak. öyle resimlerle, görüntülerle gösterirlerki buraları sanırsın herkes ağlıyor, çocuklar arabaların peşinden koşuyor. yönetmenin işbilmezliği değil tam aksine 12′den vurma çabasına dayanır tüm o dar evlerde oturan zırlak bakışlı çocuklar.
sözde ezilen kesimin yanında olan yönetmenimiz, humanist kürkünü giyer ve yola düşer. ilk gittiği yörede bir tarih bulmalıdır: mehmet amca. mehmet amca anlatır, yönetmen kısık sesli seslendiriciye araya ağırlık çöktürecek diller döktürür. mehmet amca ağlar hatırladıkça, yönetmen birşey bulur: göz yaşları anlatıyor herşeyi..
akşama kadar gezer mehmet amcanın memleketini televizyondan gelmişler fısıldamalarını duyarak fakat aldırmadan sırtından geçindiklerine. birazdan oranın en yanık sesli teyzesi çıkacaktı hangi kanal acaba dediğini duyduğu fakat cevap vermediği başı kapalı nurdan hanım teyze.. nurdan hanım teyzeye dua etmeli ki bu göğsü kabarık poh pohçuya kendi oğluna sarılır gibi sarılıyor, o çaktırmadan sağ avuç içini kaşırken.
akşamı ileri gelenlerle geçirmek adettir ya, kuzuyu orada çevirmek, şarabı-rakıyı emercesine içmek kayıdı bitirdikten sonra. sigara aralarında, zengin ve soylu oğulları ile muhabbetler çevirirken mehmet amca’ya yok o dokunuyor ben burdan yakayım dediği sigaradan körük gibi çekmek.
tüm yönetmenler aynıdır demiyorum, yinede diyemiyorum fakat yönetmenler o gün bulundukları köyü yönetmeyi ve neşeli kır düğünlerini bile varoşluğun bir temsili olarak göstermeyi iyi beceriyorlar.
Lowman tarafından Ağu 3 2008 tarihinde
Genel kategorisine gönderilmiştir. 2 Yorum