Gülveren Yengelerin Ora

Ne vakittir ki yeşil fındıklar çıkar piyasaya, gönlüm bir çırpıntı aramaya başlar. İlginçtir ve bu bir tesadüf değildir benim yeşil fındık ile olan ilişkim. Bu mahalleyi yukarıdan aşağıya boylar, Gülveren yengelerin kapısının önünde biraz turlarım. Tanıdığım ilk esmerin pamuk şekeri pembesi yanaklarını sobanın sıcağından buğulanmış camların ardından seçmek için yarı kör gözlerimi kısmaktan baş ağrıları ile geçer bütün günüm.
Vitrinlerdeki gümüşler, yapay çiçeklerin barınağı tozdan eski görünen vazolar ve tahta kolluklu salon koltuklarının arasında, sobanın kenarındaki iki kişilik kanepeden bana bugün birkez olsun görünmesini beklediğim güzelliğin sahiciliğini ispatlayan sesi duydum: “Gavur çocuk dikilmiş tazı gibi oraya rahatsız ediyor kızı” diye bağırıyordu Gülveren yenge..
Neşeli bir kadındı Gülveren. Erken evlendirilmiş, fakat pişman değildi. “Evlenmeseydim allahım verir miydi bu canlarımı bana” derdi birer yaş aralıklı iki çocuğuna sarılarak.
Herkes gibi bende onu sevdiğimden ses etmeden yavaşça kaykıldım sokaktan aşağıya sanki bana söylenmemiş gibi. Ama aklım hala Gülveren yengelerin oralardaydı..











